Modern Dünyada Anlam Krizi ve Gençlerin Şiddeti
Modern dünyanın gençler üzerindeki etkisi ve artan şiddet olaylarının kökenleri üzerine derin bir analiz.
Mehmet Hasip Yokuş / Açık Görüş
Modern Dünyada Anlam Krizi ve Gençlerin Şiddeti
Son dönemde yaşanan Siverek ve Maraş’taki saldırılar, yalnızca güvenlik sorunlarıyla değil, modern insanın değer ve anlam kaybıyla da ilişkilidir. 13 yaşındaki bir çocuğun intihar isteği veya başkalarını öldürme arzusunun arkasında yatan derin sorunlar, bireysel şiddet eylemleri olarak görülemez. Bu tür olaylar, daha geniş bir toplumsal çöküşün belirtileridir ve ABD’deki okul saldırılarıyla benzerlik taşımaktadır.
Bu olayların temelinde yatan sebep, değerlerden yoksun bir medeniyetin gençleri kimlik bunalımına sürüklemesidir. Bu bunalım, öfke ve şiddetle kendini göstermektedir. Ülkemizde bu tür olaylar hakkında farklı görüşler öne çıkmakta; emniyet güçleri suç boyutuna odaklanırken, akademik çevreler sosyolojik ve pedagojik analizler yapmaktadır. Sosyal medya, dijital oyunlar, aile yapısı ve eğitim sistemi gibi unsurların suçlandığı bu tartışmalarda, yalnızlık, kimlik krizi ve sosyal medya etkisi gibi başlıklar öne çıkmaktadır.
Ancak bu değerlendirmelerin hiçbiri, gençlerin neden sanal dünyaya sığındığını veya bu tür bir insan tipinin nasıl oluştuğunu tam olarak açıklamamaktadır. Bir gencin “Çok yalnızım” diyerek bir manifestoda bulunması, bu çöküşün sosyal ve ontolojik zeminlerini göz ardı edemeyeceğimizin bir göstergesidir.
Modern dünya, insanları anlamdan koparan bir boşluk yaratmıştır. Dijital dünya bu boşluğu büyütmekte, fakat asıl neden değildir. Her trajedinin ardından yine aynı tepkiler verilmektedir: Dijital oyunların yasaklanması, sosyal medya denetimi ve güvenlik önlemlerinin artırılması gibi çözümler önerilmektedir. Ancak bu önlemler, sorunun kökenine inmemektedir; çünkü bunlar sadece belirtilerdir.
ABD’de son beş yılda okullara yapılan saldırıların sayısı her yıl 250 ile 350 arasında değişmektedir. Okullar, güvenlik sistemlerini güçlendirmeye çalışsa da, bu önlemlerin etkinliği konusunda yeterli kanıt bulunmamaktadır. Dolayısıyla, en gelişmiş güvenlik teknolojileri bile bu saldırıları önlemekte yetersiz kalıyorsa, sorun güvenlikten daha derin bir boyuttadır.
Çocuklarımızın daha fazla ekrana değil, daha fazla anlamaya; daha fazla denetime değil, daha fazla yönlendirmeye; daha fazla yasağa değil, daha güçlü bir varlık tasavvuruna ihtiyaçları vardır. Bu tür saldırıları gerçekleştiren bireylerin profiline baktığımızda, yalnızlık, değersizlik hissi ve anlam yoksunluğu gibi ortak unsurlar karşımıza çıkmaktadır.
Modern dünya, insanı anlamdan koparan üç temel kırılma üzerine inşa edilmiştir. İlk olarak, hakikati aşkın olandan koparıp insanın öznel tercihine indirgemiştir. İkincisi, insanı kul olmaktan çıkarıp tüketen birey haline getirmiştir. Üçüncüsü ise hayatı bir imtihan olmaktan çıkarıp, hazların peşinde koşulan bir deneyime dönüştürmüştür. Eğitim sistemi, medya ve kapitalist üretim biçimiyle kurumsallaşan bu kırılmalar, insanın varlıkla olan bağını koparmış ve geriye yönsüz, amaçsız bir insan tipi bırakmıştır.
Modernizm, insanın aşkın olanla olan bağlarını koparmış; insana kim olduğunu sormayı unutturmuştur. Ona nasıl yaşayacağını öğretebilir, ama neden yaşadığını öğretmez. Bu nedenle, insanı tüketen bir sistem, ona “yaşamaya değer bir anlam” sunamaz.
İnsan, varlığının “nasıl”ını öğrenirken, “niçin”ini unuttu. Varlığın niçin var olduğu sorusu sorulmadan verilen her cevap eksiktir. Bugün insanlık, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar bilgiye sahiptir, fakat bu bilgi belirsizlikleri gidermemekte, aksine artırmaktadır. İnsan, yeryüzünde sadece tüketen bir varlık değil, yaratılışına anlam verilmiş bir varlıktır. Bu kulluk, insanın hayat tasavvurunu daraltmaz; aksine, onu ebedi olanla buluşturur.
Modern insan, ilahi olan her şeye karşı bir savaş açarak en büyük sapmayı yaşamıştır. Nihayetinde, tüm iddialarını tüketen modern insan, zihinlerin bulanık, hakikatin belirsiz olduğu bir göreceliliğe doğru yol almıştır. Hakikat tercihe indirgenince, anlam da çökmektedir. Ortaya çıkan, amacı ve yönü belli olmayan bir hayat serüvenidir.
Modern dünya, tarihte eşi görülmemiş bir refah üretmiştir; fakat aynı zamanda insanları daha yalnız, daha içeriksiz ve daha şaşkın hale getirmiştir. Liberal özgürlük anlatısı anlam üretmemekte, kapitalist bolluk ruhu tatmin etmemekte, seküler hayat insanı doyurmamaktadır. İnsan, yönsüz bırakıldığında kendi iyisini değil, çaresizliğini büyütmektedir.
Bugün insanlık; değerin metaya, mutluluğun hazza, kimliğin tüketime, hakikatin tercihe indirgendiği bir buhran içerisindedir. Modern hayat, insana daha fazla özgürlük, konfor ve seçenek sunmuş, ancak anlam, hedef ve istikamet verememiştir. İnsan belki birçok şeyi seçebiliyor ama neyi niçin seçmesi gerektiğini bilmiyor.
Anlam kaybı, yalnızca bir boşluk yaratmaz; aynı zamanda o boşluğu dolduracak sahte anlamları da çoğaltır. Gençlerin yöneldiği şiddet, nihilizm ve dijital kaçış biçimleri, bu sahte anlam arayışlarının tezahürüdür. Bugün bir insanın kimliği, neye inandığıyla değil, hangi platformda ne kadar görünür olduğuyla belirlenmektedir. İnsanlar artık sadece ürünleri değil, kimlikleri, tarzları ve duyguları bile hızla tüketip değiştirmektedir.
İnsan kendisini aşkın bir hakikate nispet ederek yaşamadığında, varlığını geçici hazlar ve kırılgan kimlikler üzerinden kurmaya başlar. Bu durum, en küçük sarsıntıda dağılan bir kişilik üretir. Bu nedenle mesele sadece “gençleri korumak” değildir; asıl mesele, nasıl bir hayat tasavvuru inşa ettiğimizdir. Eğer insanı yalnızca biyolojik, psikolojik ya da toplumsal bir varlık olarak tanımlarsak, onun yaşadığı krizi de bu dar çerçevede çözmeye çalışırız. Oysa insan, yaratılış olarak Allah’a nispetle anlam kazanan bir varlıktır.
Bugün ihtiyacımız olan temel şey, daha fazla yasa, denetim veya teknoloji değil; insanı yeniden “niçin yaşadığını” hatırlatacak bir hakikatle buluşturmaktır.




