İsrail’in Lübnan’a Yönelik Saldırıları: Geçmişten Günümüze
İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırılarını ve geçmişteki etkilerini analiz eden Charles Glass’ın değerlendirmeleri.
Beyrut, 8 Nisan Çarşamba günü, İsrail’in güney banliyölerinde gerçekleştirdiği saldırılarla bir kez daha kanlı bir gün yaşadı. Amerikan Üniversitesi Hastanesi’nde görevli bir doktorla yaptığım görüşmede, acil serviste bombalama sonucu yaralanan dört yüz hastaya müdahale ettiklerini öğrendim. Ne yazık ki, bu yaralılardan dördü hayatını kaybetti. Hastanenin önünde bekleyen aileler, sağlık personelinin vereceği haberleri umutla bekliyordu. Akşam saatlerinde Sağlık Bakanlığı, 2 Mart’ta başlayan çatışmalarda bir günde hayatını kaybedenlerin sayısının 182 olduğunu açıkladı; bu rakam daha sonra üç yüzü geçti. Ölenler arasında, evimin köşesindeki Tayland restoranında çalışan genç bir adam da vardı ve ailesi, diğerleri gibi derin bir yas içindeydi. Son beş haftada İsrail-Hizbullah çatışmasında beş binden fazla Lübnanlı hayatını kaybetti.
O günün akşamında, şehrin batı yakasında yürürken, Beyrut’un barış dönemlerindeki görüntüsünü hatırladım: Kafelerde oturan aileler, dondurma yiyen çocuklar, alışveriş yapan insanlar… Ancak bu huzurlu manzaranın arkasında, bir sonraki saldırının ne zaman gerçekleşeceğine dair belirsizlik ve korku vardı.
Geceyi geçireceğim eve dönerken, geçmişteki savaş dönemlerinde olduğu gibi, günlerim genellikle böyle sonlanmazdı. 1975’te Lübnan’da savaş başladığında, yabancı gazeteciler çoğunlukla Hotel Saint Georges’un barında toplanırdı. O dönemde, Beyrut’un çatışan mahalleleri arasında yaptığımız gündüz gezileri sonrası edindiğimiz izlenimleri karşılaştırırdık. Geceyi, o zamanın ünlü gazetecileriyle birlikte geçirirken, barın zarif ortamında rahatlamaya çalışırdık.
O yıllarda, savaşın izlerini taşıyan deneyimli gazetecilerle birlikteydim. Onlar, geçmişteki çatışmalarda yer almış, savaşın gerçek yüzünü görmüş insanlardı. Ancak benim için bu, sadece gözlem yapmakla sınırlıydı. O dönemde, Beyrut’un barış döneminde bile, savaşın gölgesi üzerimizdeydi. 1976’da, Hıristiyan ve Müslüman milislerin birbirlerine karşı yürüttüğü çatışmalar, ülkeyi mezhepsel bir bölünmeye sürükledi. Hıristiyan milisler, Müslümanları ve Filistinlileri hedef alarak, şehirdeki nüfus dengesini değiştirmeye çalıştılar.
Yaz aylarında, Tel el-Zaatar mülteci kampı üzerindeki kuşatma sırasında, Hıristiyan milislerin saldırılarına tanık oldum. Bu kamp, Beyrut’un doğusundaki Hıristiyan köylerine giden yol üzerinde bulunuyordu. Hıristiyan milisler, kampın sakinlerini hedef alarak, bölgedeki güvenliği sağlama bahanesiyle saldırılara giriştiler. Ancak bu durum, insani açıdan büyük bir trajediye yol açtı.
12 Ağustos’ta, kampın sakinleri büyük bir katliama maruz kaldı. O sabah, silahsız kadınlar ve çocukların katledilişine tanıklık ettim. O an, Beyrut’un geçmişteki savaşlarının ne kadar acımasız olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi. O gün, hayatını kaybedenlerin sayısı, bir daha asla unutamayacağım bir rakam haline geldi.
O günlerin ardından, Lübnan’daki çatışmalar devam etti. Savaşın sona erdiği söylenirken, aslında yeni bir dönem başlamıştı. Suriye ordusunun Lübnan’a girişi, durumu daha da karmaşık hale getirdi. Ancak savaşın gerçek yüzü, her zaman olduğu gibi, masum sivillerin hayatlarını etkilemeye devam etti.
Son yıllarda, Lübnan’daki çatışmalar yeniden alevlendi. İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırıları, bölgedeki istikrarsızlığı artırdı. Bu süreçte, gençlerimle birlikte, geçmişte yaşananları ve günümüzdeki durumu tartışarak, savaşın masraflarını karşılayan Batı kamuoyunu harekete geçirmeye çalışıyoruz. Ancak bu, her zaman kolay olmuyor. Çünkü savaş, sadece bir hikaye değil, aynı zamanda acı bir gerçeklik.
Bugün, Lübnan’daki genç muhabirlerin yazdıkları, geçmişteki deneyimlerimizi hatırlatıyor. Ancak artık Beyrut’ta bir basın barı yok. Saint Georges harabe haline gelmişken, Commodore da kapandı. Artık, savaşın gerçek yüzünü anlatmak için sosyal medyaya yönelmek zorundayız. Bu durum, gazeteciliğin geleceği hakkında düşündürücü bir tablo sunuyor.




