Gençlerin Soruları Üzerine Özgürlük ve Eşitlik Tartışması
Gençlerin özgürlük, eşitlik ve adalet üzerine sorduğu sorulara anlamlı yanıtlar verildi.
Gençlerin Soruları Üzerine Özgürlük ve Eşitlik Tartışması
17. Soru: Duyguların değişken olduğunu ve cinsel kimliğin duygular üzerinden mutlaklaştırılamayacağını söylediniz. Ama bir insan bir şeyi ‘içinden geldiği gibi’ çok güçlü hissediyorsa, sırf öyle hissediyor diye o duygusunun peşinden gitmesi onun özgürlüğü değil midir?
Anlamlı Yanıt: İçimizden gelen her duygunun eyleme dökülmesi özgürlük müdür, yoksa o duygunun esiri olmak mıdır? Bir insan içinden çok güçlü bir öfke, intikam veya açgözlülük hissettiğinde, ‘Hissiyatım çok güçlü, içimden geldiği gibi davranmalıyım’ diyerek eyleme geçtiğinde buna ‘özgürlük’ mü diyoruz, yoksa ‘dürtüsel kontrol bozukluğu’ mu? İnsanı hayvandan ayıran temel yeti, içinden gelen her anlık duyguyu biyolojik ve ahlaki bir süzgeçten geçirme kapasitesi değil midir? Geçici bir hissi, varoluşsal ve değişmez bir kimlik haline getirmek, zihnin anlık bir durumunu mutlaklaştırmak anlamına gelmez mi?
18. Soru: Hocam, ‘Kestirmeden zengin olma hayali kurmayın, lüks tüketime ve gösterişe kapılmayın’ diyorsunuz. Ama insan dünyada bir kez yaşıyor. En iyi arabaya binmek, en marka kıyafetleri giymek ve zengin olup hayattan maksimum haz almak varken neden kendimizi sınırlandırıp, yıllarca okuyup çalışarak ‘alın teri’ gibi zor bir yolu seçelim ki?
Anlamlı Yanıt: Zenginlik ve konforlu bir hayat istemek çok insani bir arzudur. Ancak burada sormamız gereken temel soru şu: ‘Zengin olmak’ bir yaşam amacı mıdır, yoksa bir araç mı? Kestirmeden zengin olup sadece tüketim odaklı yaşayan bireylerin hayatlarına baktığımızda, satın aldıkları her yeni nesneyle birlikte haz sürelerinin ne kadar kısaldığını ve o doyumsuzluk hissinin nasıl büyüdüğünü görmüyor muyuz? Bir şeye zahmetsizce ve emek vermeden ulaştığında, onun sende yarattığı tatmin ne kadar kalıcı olabiliyor? Eğer yaşamın tek gayesi ‘haz almak ve tüketmek’ olsaydı; sadece alan, tüketen ve arkasında insanlığa faydalı hiçbir iz bırakmayan bir insanın, dünyadaki diğer canlı türlerinden yapısal olarak farkı ne olurdu? Alın teriyle, ilimle ve emekle inşa edilen bir kariyer sana sadece para kazandırmaz; sana kişisel bir itibar, zihinsel bir olgunluk ve ‘ben bir değer ürettim’ huzuru verir. Emek vermeden kazanılan bir servetle satın alabileceğin şeyler arasında bu ‘içsel huzuru ve özsaygıyı’ bulabilir misin?
19. Soru: Kendi milletimi/ ulusumu/ ırkımı üstün görmek veya diğer ırkları küçümsemek doğal bir aidiyet hissidir. Irkçılığın topluma ne gibi büyük bir zararı olabilir ki?
Anlamlı Yanıt: Belli bir kökene veya kültüre ait olmaktan gurur duymak çok insani bir duygudur. Ancak gelin bu çizgiyi nerede aşmaya başladığımızı birlikte sorgulayalım. Dünyaya geleceğin ülkeyi, ırkı, dili veya ten rengini doğmadan önce seçme imkânın var mıydı? Hiçbir emeğinin, katkının veya seçiminin olmadığı doğuştan gelen bir özellikten dolayı kendini başkasından üstün görmek ne kadar akılcıdır? Görünmez bir elin seni şu an küçümsediğin veya ötekileştirdiğin bir milletin evladı olarak dünyaya getirdiğini düşün… Tamamen aynı zekaya, aynı kalbe ve aynı hedeflere sahip olsaydın, sırf doğduğun coğrafya yüzünden hor görülmeyi, potansiyel bir suçlu sayılmayı veya dışlanmayı adil bulur muydun? Bir insanı kendi ahlakı, emeği ve karakteriyle değil de genetik kodlarıyla yargılamaya başladığımızda, bilimde, sanatta ve insanlığın ortak mirasında adalet duygusunu nasıl ayakta tutabiliriz? Tarih boyunca ‘benim ırkım üstündür’ iddiasının ulaştığı nihai nokta, milyonlarca masum insanın kanının akıtılması, soykırımlar ve yok edilen medeniyetler olmadı mı? Kendimizi doğuştan üstün saymak bizi büyütür mü, yoksa insanlığımızı eriten bir nefret tüccarına mı dönüştürür?
20. Soru: Hocam, ‘Cinsiyetçilik toplumda büyük bir tahribat yaratıyor’ diyorsunuz ama sosyal medyada veya günlük hayatta kadınların erkekleri, erkeklerin de kadınları eleştirmesi, haklarında genellemeler yapması ya da mizah mizacıyla bir cinsi diğerinden üstün tutması abartıldığı kadar büyük bir sorun mu? Sonuçta iki cinsiyetin de kendine göre belirgin farkları ve kusurları var. Bir kadının erkekleri veya bir erkeğin kadınları toptancı bir dille eleştirmesinin ahlaki açıdan ne gibi ağır bir zararı olabilir ki?
Anlamlı Yanıt: İki cinsiyet arasındaki biyolojik ve psikolojik farklılıklar ile o farklılıkları birer üstünlük, aşağılama veya önyargı silahına dönüştürmek arasındaki çizgiyi birlikte ayıralım. Sırf erkek olduğu için bir gencin duygularını açıkça ifade etmesini “güçsüzlük” saymak, ona sürekli “aklına ve gücüne dayanmak zorundasın” baskısı kurmak; ya da sırf kadın olduğu için bir genç kızın aklını, yeteneğini ve karar alma hakkını hafife almak… Bütün bunlar o bireylerin iç dünyasında nasıl bir değersizlik hissi yaratır? Bu tutum, her iki taraf için de adil bir dünya mı yaratıyor? Görünmez bir senaryoyla rolleri değiştirelim: Bir toplantıda, bir sınıfta ya da iş ortamında; kurduğun cümlenin içeriğine, fikrinin derinliğine veya verdiğin emeğe bakılmaksızın, sırf ‘erkek’ ya da ‘kadın’ olduğun için fikrinin değersiz görüldüğünü, fıkralara konu edildiğini veya bastırıldığını hissetseydin, o ortamda adil bir insan muamelesi gördüğünü söyleyebilir miydin? Bir erkeğin veya bir kadının yaptığı münferit bir hatayı ya da olumsuzluğu, o cinsiyetin tamamına mal edip toptancı bir yargıyla “Bütün kadınlar şöyledir” ya da “Bütün erkekler böyledir” demek ne kadar adildir? Bireysel bir suçu veya kusuru, bir cinsiyetin doğuştan gelen etiketi haline getirmek, o gruptaki milyonlarca masum ve dürüst insana karşı yapılmış bir kul hakkı ve ahlaki ihlal değil midir? Cinsiyetçiliği (ister kadına ister erkeğe yönelik olsun) bir iletişim dili haline getirdiğimizde, kadın ile erkeği birbirini tamamlayan iki insan olarak görmek yerine birbirine rakip ve düşman iki kampa bölmüş olmuyor muyuz? Bir toplumda kadın ve erkek birbirine güven duymayı, saygı göstermeyi ve empati kurmayı kaybettiğinde, o toplumda sağlıklı bir aileden, adil bir çalışma hayatından ve huzurlu bir gelecekten bahsetmek mümkün olabilir mi? İnsanı doğuştan getirdiği cinsiyetiyle değil de ahlakı, emeği ve karakteriyle değerlendirmek varken; onu cinsiyet kalıplarına hapsetmek insan onuruna ve adalet fikrine sığar mı? İnsanı ‘kadın’ veya ‘erkek’ etiketiyle bir rekabet ve düşmanlık alanına çekmek mi toplumu güçlendirir; yoksa her iki cinsiyeti de ‘adalet, liyakat, merhamet ve insan olma ortak paydasında’ tamamlayıcı birer değer olarak görmek mi? Bir kanadı kırık kuş uçabilir mi?




