İsrail’in İç Krizleri: Demografik Dönüşüm ve Askerlik Sorunu
İsrail, demografik dönüşüm ve askerlik sorunlarıyla içsel bir kriz yaşıyor. Haredi toplumu ve anayasa eksikliği derinleşen sorunlar arasında.
Ahmed El-Cendi/Fokusplus
İsrail’in İçsel Krizleri
Son yıllarda İsrail, toplumsal, siyasi ve hukuki yapısında derin bir gerginlik yaşıyor. Ülke, “iç sıkışma üçgeni” olarak adlandırılabilecek üç temel krizin etkisi altında. Bu krizler, hızla değişen demografik yapılar, ultra-Ortodoks (Haredi) Yahudilerin zorunlu askerliğe alınmasına dair tartışmalar ve devletin kuruluşundan bu yana yazılı bir anayasanın olmamasıyla kendini gösteriyor. İsrail’de, yazılı bir anayasa yerine, Knesset’te kolayca değiştirilebilen “temel yasalar” mevcut.
Bu krizler birbirinden bağımsız değerlendirilemez; aksine, iç içe geçmiş bir baskı ağı oluşturuyor ve İsrail’in siyasi ve toplumsal yapısını giderek daha fazla kutuplaştırıyor. Bu gerilimler, yalnızca orta ve uzun vadede değil, yakın gelecekte de ülkenin siyasi ve toplumsal manzarasını şekillendirmeye devam ederken, devletin istikrarını da tehdit ediyor. Demografik dönüşümler, bu karmaşık krizin en derin yapısal itici gücünü oluşturuyor.
Yahudi Halkı Politikaları Enstitüsü’nün 2025 tarihli raporuna göre, Haredi nüfusunun 2024 yılı sonunda yaklaşık 1,4 milyona ulaşması bekleniyor. Bu rakam, İsrail’in toplam nüfusunun yüzde 14’üne, İsrailli Yahudilerin ise yaklaşık yüzde 19’una denk geliyor. Haredi toplumu, yüksek doğurganlık oranlarıyla dikkat çekiyor; bir Haredi kadın ortalama 6,4 çocuk doğururken, Haredi olmayan Yahudilerde bu oran 2,4, laik kesimde ise 1,96 olarak kaydediliyor. Bu durum, Haredi toplumunda genç nüfusun oldukça yüksek bir orana sahip olmasına yol açıyor, zira bu grubun yarısı 16 yaşın altında.
Doğurganlık oranlarının mevcut eğilimle devam etmesi halinde, Haredi nüfusunun 2030 yılına kadar İsrail nüfusunun yüzde 16’sından fazlasını oluşturması bekleniyor. Bu demografik değişim yalnızca nüfus yapısını etkilemekle kalmıyor, aynı zamanda ekonomi, işgücü piyasası, eğitim sistemi ve kamu harcamaları üzerinde de doğrudan etkili oluyor. İsrail Merkez İstatistik Bürosu verilerine göre, Haredi erkeklerin işgücüne katılım oranı yüzde 54’ü geçmezken, Haredi olmayan Yahudiler arasında bu oran yüzde 87’nin üzerinde. Bu tablo, sosyal yardımlar ve Haredi okullarına sağlanan devlet desteği nedeniyle kamu maliyesi üzerinde artan bir yük oluşturuyor.
İsrail Maliye Bakanlığı’nın değerlendirmelerine göre, bu eğilimin devam etmesi durumunda, Haredi erkeklerin verimliliğinde bir düşüş ve devlete bağımlılık oranlarının artması bekleniyor. Ekonomistler, mevcut destek politikaları devam ederse, 20 ila 30 yıl içinde İsrail’deki yaşam standardının gelişmekte olan ülkelerle karşılaştırılabilir hale geleceğini öngörüyor. Haredi nüfusunun artışı, seçimlerde giderek daha fazla etki yaratmakta ve Knesset’teki dini partilerin gücünü artırarak hükümet koalisyonlarının oluşumunda önemli bir rol oynamakta.
Önümüzdeki 20 yıl içinde Haredilerin Yahudi seçmen kitlesinin yaklaşık dörtte birine ulaşmasıyla birlikte, İsrail siyasetinin daha muhafazakar bir dini yönelime kayması muhtemel görünüyor. Bu durum, yasalar ve kamu politikaları üzerinde etkili olabileceği gibi, laik akımlar ve sol güçlerle olan uçurumu da derinleştirebilir.
Haredilerin Askerlik Sorunu
Demografik tablonun merkezinde ise Haredilerin askerlik meselesi yer almakta ve bu konu, krizin en görünür patlama noktası haline gelmiş durumda. Devletin kuruluşundan itibaren, dini okul öğrencileri tarihsel ve “geçici” düzenlemelerle askerlikten muaf tutuldu. Ancak zamanla bu muafiyet kalıcı hale geldi ve fiili bir hak halini aldı.
Artan güvenlik sorunları ve özellikle son savaş sonrası ordunun her yıl en az on bin ek askere ihtiyaç duyması, bu muafiyeti toplumda giderek büyüyen bir gerilim kaynağı haline getirdi. Daha önce toplumun geniş kesimleri bu durumu kabulleniyor ve Haredilerin diyalog yoluyla askerliğe teşvik edilmesini savunuyordu; ancak bu yaklaşım Ekim 2023’ten itibaren belirgin bir değişim gösterdi.
Gerilim, Haziran 2024’te İsrail Yüksek Mahkemesi’nin toplu Haredi muafiyetlerini iptal eden ve zorunlu askerliği dayatan bir karar vermesiyle zirveye ulaştı. Mahkeme, bu kesimin askerlikten muaf tutulmasını “kanun önünde eşitlik ilkesinin ihlali” olarak değerlendirdi.
Ancak bu karar, mevcut siyasi dengenin kırılganlığını da gözler önüne serdi. Zira İsrail’deki mevcut hükümet, iktidarda kalabilmek için büyük ölçüde Haredi partilerinin desteğine dayanıyor. Bu nedenle mahkeme kararının uygulanması, hukuki olduğu kadar karmaşık bir siyasi mesele haline geldi.
Demografi ile askerlik krizi arasındaki güçlü bağ burada açıkça ortaya çıkıyor. Haredi nüfusundaki artış, onların askerlikten muaf tutulma taleplerini daha da güçlendiriyor. Bu muafiyet, kendi sosyal ve ekonomik kalıplarını sürdürmelerine olanak tanırken, nüfus artışlarını da hızlandırıyor ve krizi yeniden üreten bir kısır döngü yaratıyor. 2025 yılına ait kamuoyu yoklamaları, bu uçurumun derinleştiğini gösteriyor. Buna göre, İsraillilerin yüzde 84’ü, yüklerin eşit paylaşılması amacıyla Haredilere zorunlu askerlik getirilmesini desteklerken, Harediler arasında buna karşı çıkanların oranı yüzde 93’e ulaşıyor.
Daha da önemlisi, Haredilerin yüzde 79’u, yaşam tarzlarına uygun birliklerde görev yapmaları garanti edilse bile zorunlu askerliğe karşı çıkıyor. Bu tutum, yalnızca dini eğitimlerini sürdürme isteğinden değil, aynı zamanda devlet kurumlarıyla bütünleşmeyi reddetmelerinden ve kolektif kimliklerinin zedelenmesinden duydukları kaygıdan kaynaklanıyor. Mevcut durum, toplumsal bölünmenin derinliğini ve aidiyet duygusunun aşınmasına yol açabilecek keskin bir kutuplaşmayı yansıtıyor.
Farklı gruplar arasında artan içe kapanmacı eğilimler, tersine göç ve beyin göçünde gözle görülür bir yükselişle kendini gösteriyor. Resmi verilere göre, 2024 yılında yaklaşık 83 bin İsrailli ülkeyi terk etti, 2025 yılında ise bu sayı 69 bine ulaştı. Buna karşılık, aynı yıl ülkeye gelen yeni göçmen sayısı 22 binin altında kaldı. Bu tablo, din-devlet ilişkisini net biçimde tanımlayan, siyasi sistemin niteliğini ve yetki sınırlarını belirleyen, herhangi bir mezhep ya da topluluğa ayrıcalık tanınmasını engelleyen yazılı bir anayasanın yokluğu nedeniyle daha da ağırlaşıyor. Şüphesiz ki, İsrail’in, iktidardaki güçlerin tercihine göre kolaylıkla değiştirilebilen ve geniş bir toplumsal mutabakata dayanmayan parçalı “temel yasalara” bağımlı kalmaya devam etmesi, askerlik, yargı yetkileri ve benzeri temel meselelerde sert çatışmalara kapı aralıyor.
Bu sorun, özellikle Netanyahu hükümetiyle başlayan ve işgal devletinin kuruluşundan bu yana görülen en büyük protesto dalgalarından birini tetikleyen yargı reformu krizinde açıkça ortaya çıktı. Devletin kuruluşu sırasında tarihsel koşullar nedeniyle bir anayasanın olmaması anlaşılabilir olsa da, İsrail’in sözde “Bağımsızlık Bildirgesi” seçilmiş Kurucu Meclis’in anayasayı “en geç Ekim 1948’e kadar” hazırlamasını öngörüyordu. Ancak aradan yaklaşık 80 yıl geçmesine rağmen, toplumuna nüfuz eden kabilecilik nedeniyle İsrail bir anayasa oluşturmayı başaramadı.
Bir anayasa, halkın çoğunluğu ve temsilcilerinin bireysel ya da grup çıkarları yerine kamu yararını öncelemesini gerektirir ki, bu durum İsrail’de neredeyse imkansız görünüyor. Kamuoyu yoklamaları bu konuda çarpıcı bir çelişkiyi ortaya koyuyor. Bu bağlamda, İsraillilerin yüzde 75’i bir anayasanın gerekli olduğu konusunda hemfikirken, yalnızca yüzde 49’u bunun gerçekten yapılabileceğine inanıyor. Yüzde 45 ise mevcut koşulların uygun olmadığını ve anayasadan daha acil krizlerin bulunduğunu düşünüyor.
Karmaşık tablo nedeniyle bazı uzmanlar, yalnızca devlet organlarının işleyişini ve yetkilerini düzenleyen “kısmi bir anayasa” hazırlanmasını, devletin kimliği ve bireysel-kamusal haklarla ilgili meselelerin ise ertelenmesini öneriyor. Gerçekte anayasanın yokluğu yalnızca hukuki bir boşluk değil, aynı zamanda doğal demokrasinin yerini “kriz demokrasisine” bırakmasının başlıca nedenlerinden biri ve iç bölünmeyi derinleştiriyor. Bu durum, parlamenter çoğunluğa siyasi oyunun kurallarını kendi kısa vadeli çıkarlarına göre yeniden şekillendirme imkanı tanıyor. Böylece, en iyi ihtimalle Knesset’in yüzde 60’ını temsil eden sınırlı bir çoğunluğun fiili tahakkümü ortaya çıkıyor.
Gelecekte muhafazakar dini akımın lehine işleyen demografik dönüşümler, iç ihtilaf alanlarını daha da genişletecektir. Bu kapsamda Haredilerin askerlik krizi, devlet için büyük bir sınav haline geliyor. Zira bu mesele, İsrail’in herkes için geçerli ortak kurallar koyma kapasitesinin sınırlarını açığa çıkarıyor ve ülkenin “Yahudi ve demokratik devlet” tanımı içindeki yapısal çelişkiyi görünür kılıyor. Dini akım geleneksel dini meşruiyete dayanırken, laik akım modern devlet anlayışını ve eşit yurttaşlık ilkesini savunuyor. Bu çelişki, kapsayıcı bir anayasal çerçeve olmadan çözülemez gibi görünüyor.
Bu üç sorun, idari düzenlemeler ya da geçici siyasi uzlaşmalarla çözülebilecek nitelikte değil. Bilakis, doğrudan devletin niteliği, kimlik meselesi, din-devlet ilişkisi ve yurttaşlık-aidiyet kavramlarıyla bağlantılı daha derin bir krizi yansıtıyor. Demografik yapıların gerilimi beslediği, anayasa yokluğunun kutuplaşmayı artırdığı ve askerlik krizine köklü çözümler bulunmadığı bu kısır döngünün sürmesi, İsrail toplumunun yapısında derin dönüşümlere işaret ediyor. Bu tablo, İsrail’i kendi yapısal krizlerinin esiri haline getiriyor, iç çelişkilerini çözemeyen, sorunları kökten ele almak yerine yalnızca kriz yönetimiyle yetinen bir devlete dönüşüyor.




