Vesayet Rejimlerine Rağmen İslami Uyanışın İmkânları

Başakşehir’de düzenlenen panelde İslami uyanışın zorlukları ve imkânları masaya yatırıldı.

Başakşehir Özgür-Der bünyesinde gerçekleştirilen “Güncel Fıkhımızın Muhasebesi” başlıklı panel dizisinin son oturumu, 2025-2026 yılı itibarıyla “Vesayet Rejimlerine Rağmen İslami Uyanışın Ürettiği İmkânlar” başlığı altında gerçekleştirildi. Panelin moderatörlüğünü Mehmet Suyuti Dindar üstlenirken, konuşmacılar Şemsettin Özdemir ve Hakan Saruhan oldu.

Oturumda, İslam dünyasının son 500 yıldır karşılaştığı gerileme ve sömürge güçlerine karşı yaşanan yenilgilerin nedenleri, Müslümanların en karanlık dönemlerde dahi gösterdiği direniş iradesi ve batılılaşma baskılarına karşı verdikleri mücadele detaylı bir şekilde tartışıldı.

Türkiye’nin yakın tarihi ve İslami uyanış süreci üzerine yapılan tartışmalar, genellikle iki uçlu bir yaklaşımın etkisi altında kalmaktadır. Bir yanda, modernleşme ve Cumhuriyet sürecini doğrusal bir ilerleme olarak gören resmi ideoloji, diğer yanda ise toplumu yalnızca ezilmiş bir kurban olarak değerlendiren karamsar bir bakış açısı bulunmaktadır. Ancak bu toprakların gerçek hikâyesi, her iki tarafın da kavrayamayacağı kadar karmaşık ve dirençlidir.

İslam dünyası olarak son 500 yıldır sistematik bir kuşatma altında olduğumuz gerçeği, Endülüs’ün kaybından Osmanlı’nın çöküşüne kadar uzanan bir süreçte, yalnızca toprak kaybıyla değil, aynı zamanda zihinlerimizde ve toplumsal hayatımızda açılan derin yaralarla da kendini göstermiştir. Burada kaderci bir yaklaşım benimsemek yerine, eleştirel bir bakış açısıyla kendimize dönüp bakmalıyız. Bilim alanlarında rehavete kapıldığımız, kelamî ve kevnî ayetleri birbirinden ayırıp kainatı okumayı bıraktığımız zaman mağlubiyet kaçınılmaz hale gelmiştir. Yaşanan sarsıntılar, aslında hak ettiğimiz bir faturanın önümüze konmasından ibarettir.

Bu küresel çöküş döneminde, en baskıcı zamanlarda bile inancın dinamizmi ve Müslümanların hafızası tamamen silinmemiştir. Aksine, vesayetin ve baskının en yoğun olduğu dönemlerde bile Müslümanlar, kültürel kodlarıyla ve özgün arayışlarıyla yeni imkân alanları açmayı başarmışlardır. Türkiye’deki İslami uyanış hikâyesi, yalnızca pasif bir savunma değil; tevhidi ve ıslahi damarın her koşulda yeniden üretilmesi ve geleceğe taşınmasıdır.

Türkiye’deki İslami uyanışı yalnızca Cumhuriyet döneminin baskıcı politikalarına tepkisel bir yanıt olarak değerlendirmek, tarihi bir eksiklik oluşturacaktır. Bu uyanış, 19. yüzyıldan itibaren İslam dünyasının karşılaştığı askeri, siyasi ve zihni gerilemeye karşı yükselen küresel bir yeniden diriliş arayışının sonucudur.

Cemaleddin Afgani, Muhammed Abduh ve Reşid Rıza gibi isimlerin öncülüğünde şekillenen ıslah projeleri, modern dönem İslami hareketlerin zihni zeminini oluşturmuştur. Bu projeler, Kur’an ve Sünnet’in asıl kaynaklarına dönüş çağrısını, taklitçiliğin reddedilmesini ve din adına üretilmiş bidatlerin tasfiyesini hedeflemiştir.

Mehmet Akif Ersoy’un öncülüğünde yayımlanan Sırat-ı Müstakim ve Sebilürreşad dergileri, bu küresel ıslah hattının Anadolu’daki temsilcileri olarak değerlendirilebilir. Akif, geçmişin izlerini sürmekten ziyade, toplumu çalışmaya, ahlaki bir dirilişe ve ilme teşvik eden dinamik bir ıslah çağrıcısıdır. Milli Mücadele döneminde, Kastamonu Nasrullah Camii’ndeki vaazlarında direnişi yalnızca milli bir sorumluluk olarak değil, aynı zamanda ahlaki ve dini bir yükümlülük olarak ifade etmesi de bu tevhidi bilincin bir yansımasıdır.

Cumhuriyet’in kurucu kadroları, Birinci Meclis’in çoğulcu yapısını tasfiye ettikten sonra, radikal bir toplumsal mühendislik projesine girişmişlerdir. Medreselerin kapatılması, tekke ve zaviyelerin tasfiyesi gibi adımlar, yalnızca idari reformlar değil, aynı zamanda toplumun tarihsel ve dini hafızasını silmeye yönelik girişimlerdir.

Bu sürecin en belirgin örneği, 1932 yılında Türkçe ezan uygulamasının başlatılmasıdır. Amaç, dinin toplumsal etkisini dönüştürmek ve dinin dilini devletleştirmekti. Harflerin değiştirilmesi ve Kur’an eğitimine getirilen yasaklarla toplumun tarihsel köklerinden koparılması hedeflenmiştir.

Ancak bu topraklarda sosyolojik ve dini damar tamamen çözülmemiştir. İlk şoku atlatan bir grup insan, evlerde ve gizli halkalarda o kurucu hafızayı tazelemek için büyük bir irade göstermiştir. Anadolu insanı, gizli Kur’an mushafları ve fedakâr hafızlarla dini hafızayı yeraltında korumuş, bu geleneği bizlere bırakmıştır.

Bu karanlık dönemde Elmalılı Hamdi Yazır’ın kaleme aldığı Hak Dini Kur’an Dili tefsiri, daralan dini alanın ortasında klasik tefsir birikimini modern meselelerle birleştiren bir köprü olmuştur. Benzer şekilde, Ahmet Hamdi Akseki’nin Diyanet içindeki koruma çabaları, dini bilgilerin tasfiyesini önlemiştir. Rasim Özdenören’in kavramsallaştırmasıyla “Gül Yetiştiren Adamlar”, modernleşmenin yıkıcı etkisine karşı inanç ve ahlakı koruyarak yarınlara taşımıştır.

1945 sonrası çok partili hayata geçiş, Soğuk Savaş’ın etkisiyle bastırılmış toplumsal taleplerin gün yüzüne çıkmasına neden olmuştur. 1950 yılında ezanın aslına dönmesi, dindar halkta büyük bir psikolojik eşik aşılmasını sağlamıştır. İmam Hatip Okulları ve Ankara İlahiyat Fakültesi’nin açılması, Anadolu çocuklarının eğitimle yeni bir düzlemde buluşmalarının önünü açmıştır.

Bu dönemde Muhammed Hamidullah, Muhammed Tanci ve Tayyip Okiç gibi isimlerin Türkiye’ye gelişi, yerel dini düşüncenin ufkunu evrensel İslam medeniyeti perspektifiyle yeniden buluşturmuştur. Resmi alanın darlığına karşı Süleyman Hilmi Tunahan talebelerinin yürüttüğü Kur’an eğitimi seferberliği ve Risale-i Nur hareketinin oluşturduğu sivil ağlar, toplumsal hafızayı canlı tutan unsurlar olmuştur.

Yirminci yüzyılın ikinci yarısında Soğuk Savaş dünyayı bölerken, MTTB ve Akıncılar gibi gençlik hareketleri, yeni bir aksiyon dili geliştirmiştir. 1970’lerin ortalarından itibaren yayımlanan Tevhid, Şura, Hicret, İktibas gibi dergiler, Türkiye’de İslami uyanışın entelektüel bir devrim yaşamasını sağlamıştır. Seyyid Kutub, Hasan el-Benna, Mevdudi, Malik bin Nebi gibi şahsiyetlerin eserlerinin tercüme edilmesi, İslam’ın yalnızca bireysel ibadetler değil, hayatı kuşatan bir dünya görüşü olduğunu göstermiştir. 1985-1995 yılları arasında yayınevleri, kaset konferansları ve yoğun kitap tartışmaları, bu coğrafyanın en üretken dönemlerinden biri olmuştur.

Ancak küresel sistem boş durmamıştır. 1990 yılında Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle birlikte Batılı güçler, Müslüman coğrafyayı hedef alarak yeni bir düşman yaratmıştır. Bu süreç, Bosna’dan Çeçenistan’a, Irak’tan Afganistan’a kadar milyonlarca Müslüman’ın kanı ve gözyaşıyla sonuçlanmıştır. Bu küresel operasyonun yereldeki yansıması ise 1997 yılındaki 28 Şubat darbe süreci olmuştur. Başörtüsü yasakları, ikna odaları ve kamusal fişlemelerle dindar toplum kesimlerinde derin travmalar yaratılmak istenmiştir. Ancak bu vesayet hamlesi, toplumsal dirençle karşılaşarak geri adım atmak zorunda kalmıştır.

Entelektüel Rehavet ve Paradigmalar Arası Patinaj

28 Şubat sonrası elde edilen siyasal ve kurumsal başarıların yanı sıra neden güçlü bir entelektüel sıçrama gerçekleşmediği sorusu önemlidir. Bugün karşılaştığımız en büyük kriz, geçmişin baskıları değil, dindar camiada gözlemlenen heyecansızlık ve hedef belirsizliğidir. Maddi ve siyasal imkânların zirveye ulaştığı bir dönemde düşünsel dinamizmin aynı ölçüde devam etmemesi dikkat çekicidir. Maddi rahatlık arttıkça, ahlaki ve entelektüel kaslarımız gevşemiştir. Bu tıkanıklığın sebepleri arasında, muhalif ve eleştirel bir İslami dilin zamanla pragmatik bir iktidar diline evrilmesi, idealist gençliğin konforlu bir yaşam tarzına teslim olması ve günümüzde zihinlerin işgal edilmesi yer almaktadır.

Bugün gençlerimiz Kur’an okuyor; niceliksel bir artış var. Ancak Kur’an, bireysel bir arınma nesnesi haline gelmişken, sistem inşası hedefi kalmamıştır. İlahi hitap, adaleti ikame edecek bir ümmet olmamız gerektiğini emretmektedir. Geçmişin mücadele hafızasını yalnızca nostaljik bir malzeme olarak kullanmak, bizi kurtaramayacaktır. Yeni bir ahlaki derinlik ve düşünsel ufuk inşa edebilmek için acil adımlar atmalıyız.

Hayatı ve kainatı bütüncül bir bakış açısıyla okumalı, din ilimleri ile hayata dair ilimleri ortak bir perspektiften değerlendirmeliyiz. Sisteme alternatif üretebilecek nitelikli kadroları yetiştirmek, adaletsizliklere karşı etkin bir şekilde müdahale edebilen bir zihni inşa etmek zorundayız. Uyanış, şartları suçlamakla değil, kendimizi yeniden inşa etmekle başlar. Her dönem kendi sorularını doğurur ve her kuşak kendi imtihanıyla yüzleşir. Geçmişin bedelleriyle kaybolmadan, yeni bir ufuk inşa edebilirsek, yarınlar bugünden daha hayırlı olacaktır.

Program, yapılan dualarla sona erdi;

Bismillahirrahmânirrahîm.

Hamd, alemlerin Rabbi olan, bizleri İslam’ın izzetiyle şereflendiren Allah’a mahsustur. Salat ve selam, bize ıslah ve mücadele ahlakını miras bırakan Aziz Resulüne, onun aline ve ashabına olsun.

Ey Rabbimiz! Bizleri ve bizden önce iman ile göçmüş, bu topraklarda ve tüm İslam coğrafyasında ümmetin uyanışı uğruna emek vermiş, bedel ödemiş tüm öncülerimizi, hocalarımızı ve kardeşlerimizi rahmetinle kuşan. Onların bıraktığı bu aziz emaneti hakkıyla taşımayı bizlere nasip eyle.

Ya Rabbi! Bizleri gücün, makamın ve dünyevileşmenin körleştirici fitnesinden muhafaza buyur. Ayaklarımızı sırat-ı müstakim üzere sabit kıl. Zihinlerimize duruluk, yüreklerimize tevhidi bir bilinç, amellerimize ahlaki bir derinlik ihsan eyle. Bizleri hakkı hak bilip hakka uyan, batılı batıl bilip batıldan kaçınan basiretli müminlerden eyle.

Ey Azîz ve Hakîm olan Allah’ım! Dünyanın dört bir yanında; Gazze’de, Doğu Türkistan’da ve coğrafyamızın her bir mazlum köşesinde zulme ve emperyalizme karşı direnen kardeşlerimize katından bir nusret ve metanet lütfeyle. Bizlerin yüreğindeki ümmet bilincini diri tut, aramızdaki tefrikaları gider; bizleri vahyin etrafında kenetlenmiş tek bir saf kıl.

Rabbimiz! Bu program dizisinde konuştuğumuz her bir meseleyi hayatlarımıza şahitlik, amellerimize salih birer azık eyle.

Dualarımızı kabul buyur.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu