Netanyahu, Lübnan’ı ‘zafer’ için son fırsat olarak değerlendiriyor

Netanyahu’nun Lübnan’a saldırı planı, İran savaşındaki başarısızlıklarını örtbas etme çabası olarak değerlendiriliyor.

Ori Goldberg, İsrail Başbakanı Netanyahu’nun Lübnan’a yönelik saldırılarını, İran savaşındaki başarısızlıklarını gölgeleyebilecek bir ‘zafer’ arayışı olarak değerlendirdiğini belirtiyor. İran ile yürütülen müzakerelerden henüz bir sonuç alınamazken, ABD Başkanı Donald Trump, ateşkesi uzattıklarını duyurdu.

Taraflar arasındaki görüşmelerin sonuçsuz kalmasının sebebi, taleplerin birbirinden uzak olması. İran, Lübnan’daki en önemli vekil gücü Hizbullah’ın bu anlaşmanın bir parçası olmasını istiyor. 28 Şubat’ta ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaşın ilk gününde İran dini lideri Ali Hamaney’in öldürülmesiyle birlikte Hizbullah da çatışmalara dahil oldu. İsrail’in sert karşılık vermesi sonucunda Güney Lübnan büyük yıkıma uğradı ve burada yaşayan nüfus yerinden edildi. Can kaybı ise 2500’ü buldu.

İran, müzakere masasına oturabilmek için İsrail’in saldırılarına son vermesini şart koştu. Ancak bu talep, İsrail ve ABD tarafından reddedildi. Buna rağmen, İsrail ve Lübnan arasında 17 Nisan’da on günlük bir ateşkes ilan edildi. Bu süre zarfında İsrail, noktasal saldırılarına devam etti.

ABD ile İran arasındaki ateşkes çabaları sürerken, İsrail’in Lübnan’a yönelik saldırılarının anlamı nedir? Trump’ın iddialarına göre Lübnan’ın İran ile savaşla ilişkisi yok mu? Netanyahu’nun Lübnan planı ne? Uzmanlar, Netanyahu’nun Lübnan’a saldırarak İran savaşındaki başarısızlıklarını gizlemeye çalıştığını ifade ediyor.

İsrail’in Lübnan’a yönelik savaş söylemi, Tel Aviv yönetiminin 1982 yılından bu yana Hizbullah ile mücadele ettiğini öne sürmesi üzerine inşa ediliyor. Ancak, Hizbullah, İsrail’in kuzeyindeki yerleşimler için hâlâ bir tehdit olarak gösteriliyor. İsrail ordusu, yalnızca Lübnan’ın güneyindeki altyapıyı hedef almakla kalmıyor, aynı zamanda Lübnan devletine Hizbullah’ın silahsızlandırılması yönünde askeri baskı uyguluyor. Ancak gerçek şu ki, Lübnan, İsrail için ‘kolay bir hedef’ olarak görülüyor; zayıf ordusu ve kırılgan siyasi yapısı ile bu algı güçleniyor.

Netanyahu hükümeti, şu ana kadar ne Hamas ne de İran’a karşı somut bir başarı elde edebilmiş durumda. Yoğun yıkım, siyasi anlamda bir zafer olarak değerlendirilmiyor. İsrail, hem İran hem de Filistin sahasında kontrol mücadelesinde ivme kaybetmiş durumda. Trump’ın İran ile doğrudan müzakere yürütmesi, İsrail açısından dikkat çekici bir gelişme. Ancak, savaşın başında Washington’a yönelik hızlı zafer vaadi gerçekleşmeyince, ABD’nin İsrail’in önerilerine mesafeli yaklaşması kaçınılmaz oldu.

Hizbullah’ın da Hamas gibi tamamen silahsızlandırılmasını talep eden İsrail, bunun için Lübnan ve Gazze’nin tamamen işgal edilmesi gerektiğini savunuyor. Ancak bu, uzun süreli ve maliyetli bir savaş anlamına geliyor. Netanyahu, İsrail tarihinin en uzun savaşını yürüten ve sonunda açık bir zafer ilan eden lider olma hedefi güdüyor. İran sahasında kontrolün zayıflaması ve Gazze’nin uluslararası bir krize dönüşmesi, Lübnan’ı Netanyahu için son ‘zafer alanı’ haline getiriyor.

7 Ekim saldırılarının ardından İsrail’in kuzeyindeki yerleşimlerin tahliye edilmesiyle birlikte, Hizbullah’ın Celile bölgesine saldırı hazırlığında olduğu yönünde iddialar ortaya atıldı. Ancak İran’ın doğrudan bir tehdit oluşturmadığı ve Hizbullah’ın geniş çaplı bir işgal planlamadığı yönündeki değerlendirmeler de mevcut. Buna rağmen, Gazze ve İran’daki başarısızlıkların ardından Hizbullah kaynaklı bir tehdit anlatısı, Netanyahu’nun iç politikada kullanabileceği en güçlü argüman olarak öne çıkıyor.

Uluslararası toplumun, Lübnan’daki sivil kayıpları ‘ikincil’ olarak görmesi, İsrail siyasetinde geniş bir kabul görüyor. Uluslararası kamuoyunun odağının İran ve Hürmüz Boğazı’na kayması, bu durumu daha da kolaylaştırıyor. Bu senaryoda, İsrail ordusu bir ‘zafer’ ilan edebilir, Netanyahu siyasi konumunu güçlendirebilir ve iç politikadaki tartışmalar eski eksenine dönebilir.

Mevcut durumda, İsrail ordusu Lübnan’a tam ölçekli bir kara işgali başlatmamış durumda. Her iki ülke de, kapsamlı bir işgalin getireceği ağır maliyetlerin farkında. Bu durum, bölgedeki krizin daha da derinleşmesini önleyebilecek sınırlı bir ihtimalin hâlâ var olduğuna işaret ediyor.

İlgili Makaleler

Başa dön tuşu