ABD’nin SDG’ye Yönelik Stratejik Değişimi ve Sonuçları
ABD’nin SDG’ye yaklaşımındaki değişim, stratejik bir dönüşümün işareti olarak değerlendiriliyor.
Amerika Birleşik Devletleri’nin Orta Doğu’daki Suriye Demokratik Güçleri’ne (SDG) yaklaşımındaki değişim, anlık bir kararın değil, uzun süredir devam eden bir yeniden değerlendirme sürecinin sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Bu süreç, Washington’da çeşitli faktörlerin bir araya gelmesiyle şekillenmiştir. Özellikle DEAŞ’a karşı yürütülen mücadelenin sona ermesi, SDG modelinin kalıcı bir istikrar sağlayamadığını gözler önüne sermiştir.
ABD, yıllar boyunca SDG’yi, DEAŞ’ı yenmek için kullanılan geçici bir askeri araç olarak değerlendirmiştir. Ancak bu yaklaşım, Türkiye’nin güvenlik endişeleriyle çelişen bir durumu da beraberinde getirmiştir. Türkiye, SDG’nin PKK ile olan bağlantılarını ulusal güvenlik meselesi olarak ele alarak, Washington’un bu durumu göz önünde bulundurmasını sağladı.
Türkiye’nin stratejik sabrı, ABD’nin SDG’yi vazgeçilmez bir ortak olarak görme algısını sorgulamasına yol açtı. Ankara, SDG’nin DEAŞ ile mücadeledeki rolünün sona erdiğini vurgulayarak, bu durumu diplomatik bir mesele olmaktan çıkarıp somut bir güvenlik açmazı haline dönüştürdü. Bu bağlamda, Türkiye’nin DEAŞ ile mücadeledeki tekeli kırarak devlet fikrini yeniden öne çıkarması, Washington’un SDG’ye olan güvenini sarstı.
Son dönemde, ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack’ın açıklamaları, SDG’nin DEAŞ ile mücadeledeki rolünün sona erdiğini belirtmesiyle birlikte, bu dönüşümün resmi bir ilanı olarak değerlendirildi. Barrack, Suriye’nin merkezi hükümetinin güvenlik görevlerini üstlenebileceği kapasiteye ulaştığını ifade ederek, Washington’un SDG’yi artık vazgeçilmez bir ortak olarak görmediğinin altını çizdi.
Bu stratejik dönüşüm, Türkiye’nin uluslararası alandaki artan ağırlığı ile de ilişkilidir. Karadeniz’deki dengeler, Rusya-Ukrayna savaşı ve Orta Doğu’daki siyasi dinamikler, Türkiye’yi ABD’nin hesaplarında göz ardı edilemeyecek bir aktör haline getirmiştir. ABD, Türkiye ile olan ilişkilerinde daha dikkatli bir yaklaşım sergilemek zorunda kalmıştır.
Ankara, Kürt meselesini bir haklar ve vatandaşlık konusu olarak ele alırken, PKK’yı sınır aşan bir silahlı örgüt olarak ayrıştırma çabasını sürdürmektedir. Bu durum, Washington’u zor bir siyasi ve ahlaki çelişkiyle karşı karşıya bırakmaktadır. Türkiye, Suriye’nin yeniden merkezi bir devlet olarak inşa edilmesi gerektiğini vurgularken, bu süreçte Türk askeri gücünün de her zaman masada olduğu unutulmamalıdır.
Sonuç olarak, Washington’da yaşanan bu değişim, SDG’nin stratejik olarak tükendiği yönündeki kanaatin bir yansımasıdır. Türkiye, sahadaki gerçeklerle bu süreci şekillendirmiş ve ulusal güvenlik konularında yeniden değerlendirmeler yapma eğilimini güçlendirmiştir.




