Müslümanın Ekranlarda Düşman Sofrasındaki Yeri
Müslümanın ekranlarda nasıl bir konumda olduğu ve bu durumun sonuçları üzerine derin bir bakış.
MUSTAFA SABRİ BEŞER / STAR
Bayram ziyaretleri sırasında bazen yüzeysel sohbetler içinde kaybolunabilirken, bazen de derin konulara dalmak kaçınılmaz oluyor. Bu bayram, böyle bir derin sohbetin içinde buldum kendimi.
Yurt dışında yaşayan bir akademisyenin İslam ve Müslümanlık üzerine yazdığı eser etrafında gelişen tartışmalar, zamanla başka isimlere de uzandı.
Bu durum beni rahatsız etti. Çünkü sohbet ilerledikçe, adı geçen akademisyenin ve diğer bazı kişilerin, İslam’a karşı düşmanca tavır sergileyen platformlarda nasıl bir malzeme haline getirildiğini görmek canımı sıktı.
Bir Müslümanın, kendi iç sorunlarını, bu sorunlardan keyif alan çevrelerin masasına taşımak zorunda kalması oldukça acı bir durumdu.
Bir Müslüman, İslam’a mesafeli ve yaralı bir bakış açısıyla bu tür ekranlarda yer aldığında, yalnızca kendi varlığını değil, aynı zamanda cami avlusu, Kur’an sesi, anne duası, baba secdesi ve toplumun haysiyetini de o masaya taşır.
Fatih Altaylı, Mirgün Cabas, Özlem Gürses ve Ruşen Çakır gibi isimlerin masasında Müslümanlara sunulan yer, bir fikir alışverişi değil, bir yoklama masasıdır.
Bu masada Müslümandan hikmet beklenmez, aksine bir malzeme beklenir. Kırık bir cümle, içsel bir çatışma, cemaat yarası ya da iktidar kırgınlığı gibi unsurlar aranır.
Sonrasında bu cümleler kesilir, biçimlendirilir ve laik izleyicilere sunulur. ‘Bakın, kendi içlerinden biri böyle söylüyor’ denir.
Bir akademisyenin bilgisi çoğu zaman delil olmaktan çıkıp, bir itiraf kâğıdına dönüşür.
Bir tefsir hocası, Kur’an’ın anlamını açıklamaya çalışırken, aslında laik izleyicinin endişelerini gidermeye yönelik bir çaba içinde olur.
Bir şeyh veya cemaat hocası kendi evinin sorunlarını dile getirirken, bu sorunlar düşman pazarında teşhir edilir.
Müslüman, kendi evindeki yangınları elbette görecektir. Dinde bir kabalık varsa itiraz edecek, gençlerin uzaklaşması konusunda dertlenecek ve siyasetteki ahlaki sorunları sorgulayacaktır.
Ancak yukarıda bahsedilen isimlerin ekranında Müslüman eşit bir konuşmacı değildir. O, açıklama yapan taraftır ve bunu bilmelidir.
İslam, başörtüsü, cemaat, şeriat, aile ve ümmet gibi konular açıklanırken, seküler kibir ve Batıcı küçümseme gibi unsurlar asla gündeme gelmez. Başörtülü kızların yaşadığı acılar, Kur’an kurslarına, imam hatip okullarına, sakallara, çarşaflara ve secdelere yönelen alaylar da açıklanmaz.
Açıklama yükü her zaman Müslümanın omuzlarındadır.
Bu durum, başlı başına bir hiyerarşi oluşturur.
Müslüman, bu hiyerarşiyi fark etmeden o masaya oturursa, kendi sözünün sahibi olamaz.
Cümleleri o kurar, hükmü başkası verir.
Hoca konuşur, ekran kazanır. Akademisyen açıklama yapar, önyargılar beslenir. Aktivist cesur olduğunu düşünürken, mahallesi küçültülür.
Seküler salonların alkışları, çoğu zaman hakikate verilen bir hürmet değil, Müslümanın kendi tarafına mesafe koymasına verilen soğuk bir ödüldür.
Müslüman, bir programa çıkacaksa omurgasıyla çıkmalıdır. Soruları bozmalı, çerçeveyi kırmalı ve sanık sandalyesine oturmayı reddetmelidir.
Müslüman için duruş, kelamdan daha önemlidir.
Mesele, ne kadar bilgi sahibi olduğunu göstermek değil, kimin sofrasında, kimin diliyle ve kimin işine yarayacak şekilde konuştuğunu bilmektir.
Rahmetli babamın büyüklüğüne bir kez daha tanıklık ettim. Bir zamanlar ulusal bir medya imparatoru, ona açık çek uzatarak televizyonunda program yapmasını istemişti. Babam ise bu parlak teklife karşı izzetle durdu ve ‘Senin ve kanalının zihniyetine hizmet etmeyi kendime zül addederim’ demişti.
Bazen bir kapıdan girmemek, bin cümlelik konuşmadan daha derin bir beyandır.
İslam’ın bir özür dosyası olmadığını ve Müslümanın çağın karşısında mahcup bir kalıntı olarak görülmemesi gerektiğini vurgulamak önemlidir.
Aksi takdirde ekran kapanır ve düşman memnun kalır. İslam’ın izzeti, bir program dekorunda örselenir.




