Birikim Oruçları ve Yalnızlık Ekonomisi: Türkiye’nin Sosyal Yapısı
Birikim orucu ve yalnızlık ekonomisi, Türkiye’deki sosyal yapıyı nasıl etkiliyor? Ekonomik belirsizliklerin bireyler üzerindeki etkileri.
Furkan Ali Çiftçioğlu, Genç Sağlık Sendikası Genel Sekreteri, Türkiye’de son yıllarda sıkça karşılaşılan bir kavram olan “birikim orucu”nu ele alıyor. “Önce biriktireyim, sonra…” düşüncesi, bireylerin hayatında önemli bir yer tutarken, bu yaklaşımın erteleme psikolojisiyle nasıl bir bağlantı kurduğunu vurguluyor. Birikim yapma düşüncesi, bireylerin sosyal yaşamlarını da etkileyerek, arkadaşlık ilişkilerinin azalmasına ve sosyal etkinliklerin ertelenmesine sebep oluyor.
Birikim orucu, sadece maddi tasarrufla sınırlı kalmayıp, duygusal ve sosyal ilişkiler üzerinde de derin etkiler yaratıyor. Ramazan orucunun aksine, birikim orucunun belirli bir son tarihi yok. Bu durum, bireylerin sürekli bir erteleme içinde yaşamasına neden oluyor. Türkiye’de hane halkı tasarruf oranı 2018’de yüzde 16,5 iken, 2024’te bu oran yüzde 11,3’e düşmüş durumda. Bu veriler, bireylerin birikim yapma kapasitesinin azaldığını gösteriyor.
Birleşmiş Milletler İnsan Yerleşimleri Programı’nın 2026 Dünya Kentler Raporu’na göre, Türkiye’de ortalama bir konut, yıllık hane gelirinin 12,6 katına denk geliyor. Bu durum, hane gelirinin tamamının biriktirilmesi gerektiği anlamına geliyor ki bu da pratikte imkansız. Almanya’da bu oran 4, Japonya’da ise 3,7. Gerçek hayatta kimse gelirinin tamamını biriktiremeyeceğine göre, ev almak için birikim yapmak, artık bir ütopya haline gelmiş durumda.
Enflasyonun varlık fiyatlarını hızla yükseltmesi, bireyleri birikim orucu tutmaya zorlayarak, onların zihinsel sağlığını olumsuz etkiliyor. Sürekli “Yetecek mi?” kaygısı, bireylerin uzun vadeli kararlar almasını zorlaştırıyor. Bu durum, bireylerin karar verme yetisini kaybetmesine neden oluyor. Kıtlık hissi, bireyleri yalnızca mevcut durumu yönetmeye odaklanmaya itiyor.
Yalnızlık, günümüzde artık sadece bir psikolojik sorun değil, aynı zamanda bir epidemiyolojik mesele haline gelmiş durumda. Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre, her altı kişiden biri yalnızlık hissi yaşıyor. Türkiye’de yalnızlık oranları giderek artmakta; 10 yıl önce her 7 haneden biri tek kişilikken, bugün her 5 haneden biri tek başına yaşıyor. Bu durum, gençlerin aile kurma isteğini ertelemelerine ve yaşlıların yalnızlık sorunuyla baş başa kalmalarına yol açıyor.
Türkiye’de 25-29 yaş grubunda hiç evlenmemiş 3,5 milyon kişinin yaklaşık yüzde yetmişi hâlâ ebeveynleriyle aynı evde yaşıyor. Bu durum, gençlerin bağımsız bir yaşam sürmelerini engelleyerek, aile kurma arzularını ertelemelerine neden oluyor. Ekonomik belirsizlikler, gençlerin evlenmesini ve çocuk sahibi olmasını zorlaştırıyor.
Yalnızlık ekonomisi, bireylerin sosyal ihtiyaçlarını karşılamak için yeni harcama kalemleri oluşturuyor. Teknoloji aracılığıyla yalnızlıklarını gidermeye çalışan bireyler, abonelik hizmetlerine yöneliyor. Ancak bu durum, sosyal ilişkilerin yerini almıyor; aksine yalnızlığı artırıyor. Yalnız yaşayan bireyler, karşılıksız bakım hizmetlerini satın almak zorunda kalıyorlar ve bu da maliyetlerini artırıyor.
Türkiye’nin doğurganlık hızı da son yıllarda ciddi bir düşüş gösterdi. 2025’te toplam doğurganlık hızı 1,42’ye geriledi. Bu durum, gençlerin aile kurma isteği ile ekonomik belirsizlikler arasında bir çelişki yaratıyor. Gençler aile kurmak istiyor, ancak finansal engeller bu arzularını ertelemelerine neden oluyor.
Sonuç olarak, birikim orucu tutarken aslında yalnızlık ekonomisine abone oluyoruz. Yalnızlık, aile kurmayı ve çocuk sahibi olmayı zorlaştıran bir lükse dönüşüyor. Bu durum, bireylerin cesaretinde değil, toplumdaki güvensizlik ortamındadır. Bu tabloyu değiştirmek için öngörülebilirlik ve sosyal politikaların yeniden yapılandırılması gerekmektedir.




