Marksist Yazın ve Hz. Peygamber Sevgisi Tartışması
Ali Seyyar, Soner Yalçın’ın Marksist yazın üzerinden Hz. Peygamber’e yönelik ilgiyi yorumlamasını eleştiriyor; materyalist yaklaşımın sınırlarını tartışıyor.
Odatv yazarları Soner Yalçın ile M. İlker Yücel’in, sol çevrelerin İslam’a ve Hz. Muhammed’e yaklaşımına ilişkin yazıları, toplumdaki “solcular dine karşıdır” algısını sorgulaması bakımından dikkat çekti. Ancak bu değerlendirmelerin, demokratik sol kültür ile klasik Marksist teori arasındaki ayrımı yeterince gözetmediği ileri sürüldü.
Odatv’de yayımlanan ve Mirat Haber tarafından da aktarılan yazıda, İslam tarihine ve Hz. Peygamber’e ilişkin eserler kaleme alan bazı Marksist veya oryantalist isimlere yer verildi. Ali Seyyar’ın değerlendirmesine göre bu yaklaşım, söz konusu isimlerin İslami hakikati ve nübüvvet inancını benimsediği sonucunu doğrudan desteklemiyor.
Demokratik sol ile Marksist teori arasındaki ayrım
Türkiye’de sol, sosyal demokrat veya halkçı çizgide siyaset yapan geniş kesimlerin dinî değerlere düşman olduğu yönündeki genellemenin gerçeği yansıtmadığı belirtiliyor. Bununla birlikte, halkın dine saygılı tutumu ile Marksizm’in tarihsel materyalizme dayanan kuramsal çerçevesinin aynı kavramlar üzerinden açıklanamayacağı savunuluyor.
Bu görüşe göre Marksist teori, dini toplumsal yapının bir ürünü ve üstyapı kurumu olarak ele alırken, demokratik sol seçmenin kültürel veya geleneksel dindarlığı farklı bir zemine dayanıyor. Bu nedenle Marksist yazın ile toplumdaki sol-demokratik duyarlılıkların birbirine eşitlenmesi, kavramsal bir karışıklığa yol açıyor.
İlgi göstermek ile inancı kabul etmek arasındaki fark
Soner Yalçın’ın Maxime Rodinson, Claude Cahen ve Samir Amin gibi araştırmacıların İslam tarihi ile Hz. Peygamber hakkında çalışmalar yapmasını bir değer verme göstergesi olarak sunduğu aktarılıyor. Seyyar ise bir dini veya tarihsel şahsiyeti akademik incelemeye konu etmenin, o inancın ilahi ve metafizik boyutunun kabul edildiği anlamına gelmeyeceğini savunuyor.
Eleştiriye göre materyalist ve seküler tarih okumaları, vahiy ve nübüvveti değerlendirme dışı bırakarak İslam’ın doğuşunu kabile ilişkileri, sınıfsal çatışmalar, ticaret güzergâhları ve dönemin ekonomik koşullarıyla açıklamaya çalışıyor. Bu bakışta Hz. Peygamber, vahyin elçisi olarak değil; başarılı bir siyasetçi veya toplumsal reformcu olarak ele alınabiliyor. Seyyar, bu yaklaşımın saygıdan çok ilahi olanı materyalist bir çerçeveye indirme sonucunu doğurduğunu belirtiyor.
Roger Garaudy’nin İslam’a yönelişi
Marksist geçmişinin ardından Müslüman olan Roger Garaudy’nin dönüşümü de yazının temel başlıklarından biri olarak öne çıkıyor. Seküler yorumların, Garaudy’nin İslam’a yönelişini yalnızca kapitalizme karşı bir arayış veya antiemperyalist bir tercih şeklinde açıklamasının eksik olduğu ifade ediliyor.
Bu değerlendirmeye göre Garaudy, İslam’ı sadece bir toplumsal değişim modeli olarak değil, vahiy, tevhid ve insan fıtratını kuşatan bir inanç sistemi olarak gördüğü için benimsedi. Onun Marksizm’in insanı yalnızca maddi bir varlığa indirgeyen yönünü sorguladığı ve adalet ile insan onuruna ilişkin arayışını ilahi inançla ilişkilendirdiği savunuluyor.
İslam tarihini okuma yöntemi
Soner Yalçın’ın muhafazakâr tarihçiliğin toplumsal ve ekonomik şartları ihmal ettiği yönündeki eleştirisinin belirli ölçüde haklılık taşıyabileceği belirtiliyor. Ancak bu eksikliğin, İslam tarihini manevi ve ilahi boyutları dışlayan katı bir materyalizmle açıklamayı gerektirmediği vurgulanıyor.
İslam’ın siyer, hadis ve fıkıh usulü içinde nüzul sebepleri ile toplumsal şartların zaten dikkate alındığı ifade ediliyor. Bu yaklaşım, maddi sebepleri ilahi hikmetten bağımsız görmeden değerlendirmeyi esas alıyor. Yazıda “Sosyal İslam” kavramı da adalet, sosyal güvenlik, kul hakkı ve mazlumun korunması gibi ilkelerin İslam’ın kendi vahyi kaynaklarından hareketle ele alınması şeklinde tanımlanıyor.
Seyyar’a göre bu anlayış, toplumsal ve ekonomik meseleleri ne görmezden geliyor ne de insanı yalnızca maddeye indirgiyor. Aksine maddi ihtiyaçlarla manevi değerler arasında denge kurmayı hedefliyor.
René Guénon örneği
Yazıda, İslam’a yönelen düşünürler arasında René Guénon’un, diğer adıyla Abdülvâhid Yahyâ’nın anılmamasının da önemli bir eksiklik olduğu ileri sürülüyor. 1886-1951 yılları arasında yaşayan Guénon’un, 1912’de Müslüman olduğu ve eserlerinde Batı’nın sekülerleşme sürecini eleştirdiği aktarılıyor.
Guénon’un İslam’ı Marksist yorumlarda olduğu gibi sosyoekonomik bir hareket olarak değil, tevhid ve hikmet merkezli bir din olarak değerlendirdiği belirtiliyor. Onun yaklaşımının, İslam’ı kapitalizme karşı bir araç veya sol bir devrim modeli olarak kullanmak isteyen seküler yorumlara imkân tanımadığı savunuluyor.
Bu çerçevede Guénon, hem Doğu hem de Batı düşüncesini bilen; ancak çözümü materyalist sistemlerde değil, manevi ve İslami bir dünya görüşünde arayan bir düşünür olarak sunuluyor. Yazıda, çağdaş krizlerin aşılması için İslam’ın başka ideolojilere eklemlenmeden kendi kaynakları üzerinden anlaşılması gerektiği ifade ediliyor.
Sonuç olarak Ali Seyyar, Marksist yazın içinde Hz. Peygamber ve İslam tarihine yönelik çalışmaların bulunmasını, doğrudan bir inanç veya teslimiyet göstergesi olarak görmüyor. Ona göre İslam’ı yalnızca devrimci, antiemperyalist ya da sosyoekonomik bir hareket şeklinde açıklamak, dinin vahye dayalı ve metafizik özünü daraltıyor. Seyyar, İslam’ın beşeri ideolojilerin sınırlarına hapsedilmeden, kendi inanç ve değer bütünlüğü içinde ele alınması gerektiğini savunuyor.
Kaynak: Ali Seyyar ve Osman Sarı, Modern Dünyanın Çıkmazı Karşısında İslami Diriliş, MGV Yayınları, 2025, s. 367.




