AB’nin Yerleşimci Terörle İlgili İkili Standartları
AB, yerleşimci terörü ve Hamas’ı aynı yaptırım paketine koyarak çelişkili bir tutum sergiliyor.
Doç. Dr. Mehmet Rakipoğlu / Düşünce Günlüğü
İşgal altındaki Batı Şeria’da artan yerleşimci terör, İsrail’in sivil halkı hedef alan uygulamalarıyla giderek daha belirgin hale geliyor. Siyonist rejim, yerleşimcileri ‘atalarından kalma topraklarını talep eden meşru bireyler’ olarak sunarak, işgalin gerçek yüzünü gizlemeye çalışıyor. Ancak, bu yerleşimciler uluslararası hukukun açıkça yasakladığı bir nüfus transferinin araçları olarak, Filistin topraklarının sistematik işgalinde kritik bir rol üstleniyor. 500.000’den fazla İsrailli, 3 milyon Filistinli arasında Batı Şeria’daki yerleşimlerde yaşamaktadır ve bu yerleşimlerin, Uluslararası Adalet Divanı’nın Temmuz 2024 tarihli danışma görüşüyle uluslararası hukukun ihlali olarak tescillendiği belirtiliyor. AB’nin bu duruma nihayet yaptırımlarla yanıt vermesi, dikkatli bir değerlendirmeyi gerektiriyor.
Yerleşimcilere yönelik yaptırımlar uzun zamandır bekleniyordu, ancak Macaristan’ın eski Başbakanı Viktor Orban, bu süreci sistematik olarak engellemişti. AB’nin dış politika kararları, oy birliği ilkesine dayanıyor; bu nedenle tek bir üye devlet, diğer 26’sını bloke edebiliyor. Orban, 16 yıl boyunca bu durumu kendi illiberal gündemi doğrultusunda kullanarak, Ukrayna’ya destek verilmesini engelledi, insan hakları ihlallerine karşı yaptırımları bloke etti ve Tel Aviv dahil birçok başkente yönelik eleştirileri geçersiz kıldı.
Netanyahu’nun yakın müttefiki olan Orban, Nisan 2026’da yapılan seçimlerde tarihi bir yenilgi aldı. Muhalefet lideri Peter Magyar ve Tisza Partisi, parlamentoda görülmemiş bir oy oranıyla iktidara geldi. Yeni hükümetin Dışişleri Bakanı, Macaristan’ın veto yetkisini artık gerçek ulusal çıkarlar için kullanacağını duyurdu. Böylece yıllardır kilitlenmiş olan AB karar alma süreci yeniden açıldı. Bu gelişmeler, Siyonizm’in AB üzerindeki etkisinin zayıflaması olarak değerlendirilebilir. Ancak bu okuma, sürecin daha derin bir boyutunu göz ardı ediyor. Zira bu durum, Netanyahu-Orban ekseninin Trump’ın yerleşimci yaptırımlarını kaldırmasıyla oluşturduğu üçlü bir koruma kalkanıydı. Trump, Ocak 2025’te göreve geldiğinde Washington’ın yerleşimcilere yönelik yaptırım rejimini kaldırdı ve bu gelişme Orban’ın vetosunu hem mümkün hem de kolaylaştırdı. Yaşanan bu kırılma, ideolojik bir dönüşümden ziyade, tek bir vetocunun sahneden çekilmesiyle açıklanabilir.
11 Mayıs 2026’da alınan karar, Amana, HaShomer Yosh, Regavim ve Nachala gibi dört yerleşimci örgüt ile bu örgütlerin liderleri Avichai Suissa, Meir Deutsch ve Daniella Weiss’i hedef alıyor. Yaptırımlar, bu kişilerin mal varlıklarının dondurulmasını ve seyahat yasaklarını içeriyor. Bu karar ile eş zamanlı olarak 10 Hamas yetkilisine de yaptırım uygulanması kararlaştırıldı; bu simetrik yaklaşım, bazı üye devletlerin desteğini sağlamak amacıyla bir siyasi uzlaşı olarak değerlendirilebilir. Diğer bir deyişle, AB bir yandan yerleşimci teröristlere karşı somut adımlar atarken, diğer yandan Filistin’deki direnişin meşru aktörü Hamas’ı yıpratma çabalarını da göz ardı etmiyor.
Önceki yaptırımlarla karşılaştırıldığında, bu yeni kararın niceliksel bir ilerleme sağladığı söylenebilir. 2024’te AB, beş kişi ve üç kuruluşu yaptırım listesine almıştı; bu karar, AB’nin üçüncü yaptırım paketidir. Ancak asıl niteliksel fark, hedeflerin niteliğinde yatmaktadır: Yeni kararla yaptırım, bireysel şiddet eylemcilerinden yerleşimci hareketinin kurumsal yapısına doğru kaymıştır. Regavim, Nachala ve Amana, arazi el koymalarını organize eden, Filistinlilerin inşaat izinlerini engelleyen ve yeni yerleşim noktalarının kurulmasını koordine eden yapılardır. AB ile bağlantılı kuruluşların bu örgütlerle finansal ilişki kurmasının yasaklanması, kararın yalnızca bireysel hareketliliği değil, aynı zamanda İsrail hükümetinin bu yapılara aktardığı fonların akışını da dolaylı olarak kesebilir.
AB, yerleşimcileri tarihsel olarak iki kategoriye ayırmıştır: genel anlamda ‘yasa dışı yerleşimlerde yaşayan İsrailli vatandaşlar’ ve yaptırım gerekçesi oluşturan ‘şiddet kullanan aşırılıkçı yerleşimciler.’ Bu ayrım, yerleşimci varlığının uluslararası hukukta tartışmasız biçimde yasa dışı kabul edildiğini gösterse de, politika düzeyinde bu gerçeği tam olarak uygulayamayan bir tutarsızlığı yansıtmaktadır. 1949 tarihli Dördüncü Cenevre Sözleşmesi’nin 49. maddesi, işgal gücünün kendi nüfusunu işgal altındaki topraklara nakletmesini açıkça yasaklamaktadır. Bu hüküm, tüm yerleşimcileri —şiddet kullansın ya da kullanmasın— uluslararası insancıl hukukun ihlali ile doğrudan ilişkilendirir. Yaptırım listesinin yalnızca ‘şiddet’ ölçütüne bağlanması, İsrail’in kurumlar aracılığıyla sürdürdüğü sömürgeci yerleşimci politikasını görünmez kılmaktadır.
Öte yandan, Hamas liderlerine eş zamanlı yaptırım uygulanması, metodolojik açıdan sorunlu bir denkleştirme oluşturmaktadır. İşgal altında direniş ile sömürgeci bir işgal politikası eşdeğer bir hukuki ve ahlaki statüde konumlandırılamaz. Bu simetri, İsrail’in ‘kendi vatandaşları ile teröristler arasında yanlış bir eşdeğerlik kurulduğu’ yönündeki propagandasını da beslemektedir. Ayrıca, AB’nin yerleşimci terörü destekleyen ve işgal altındaki Filistin topraklarında yaşayan, Gazze’deki soykırımı destekleyen İsrail halkının yüzde 82’sine, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin hakkında yakalama kararı çıkardığı Netanyahu ve benzerlerine karşı somut adımlar atmaması, yaptırım kararının oldukça sembolik kaldığını göstermektedir.
Sonuç olarak, AB’nin kararı önemli bir siyasi kırılmanın işareti olarak değerlendirilebilir; ancak yapısal yetersizliklerini korumaktadır. İsrail’in varoluş hakkını sorgulamadan birkaç örgütü ve bireyi hedef almak, yerleşimci sömürgeciliğin devlet destekli doğasını değiştirmemektedir. Siyonist baskının AB üzerindeki etkisinin gerçekten zayıflayıp zayıflamadığı, bu karardan ziyade, AB’nin İsrail ile olan askeri ve ticari ortaklık anlaşmalarını uluslararası hukuk ihlalleri karşısında askıya almaya ne ölçüde hazır olduğuna bağlıdır.




